10 Mayıs 2012

Müze bir ev midir?


Parantezi, geçtiğimiz haftasonu gerçekleşen Masumiyet Müzesi Sempozyumu’nda “Müze bir ev midir?” diye soran Levent Çalıkoğlu açıyor; “Müzelerin geleceği evlerimizin içindedir,” diyerek bitirdiği manifestosuyla Orhan Pamuk kapatıyor. 
Hem daha önce girdiğim Müze, Dilin Resmi Resmin Dili, Göbekli Tepe isimli diğer kayıtlarla örtüştüğü, hem de bir “müze”den çok daha fazlasını ifade ettiği için, bir kez de buraya kaydetmek istedim:
“Müzeleri seviyorum ve pek çokları gibi her geçen gün müzelerde daha mutlu hissediyorum kendimi. Müzeleri çok ciddiye aldığım için bazen öfkeli, kuvvetli düşünceler geliştiriyorum. Ama müzeler hakkında öfkeyle konuşmak da gelmiyor içimden. Çocukluğumda İstanbul’da çok az müze vardı. Çoğu da korunmuş tarihî anıtlardı. Ya da Batı dışı yerlerdeki çok az müze gibi devlet dairesi havalı yerler. Daha sonra Avrupa şehirlerinin arka sokaklarındaki küçük müzeler, bana müzelerin de tek tek bireylerin hikâyelerini anlatabileceğini hissettirdi (tıpkı romanlar gibi). Louvre, Metropolitan, Topkapı, British Museum, Prado gibi yerlerin insanoğlunun büyük zenginliği olduğunu hiç unutmuyorum. Ama bu büyük anıtsal hazinelerin geleceğin müzeleri için örnek olmasına karşıyım. Müzeler, özellikle hızla zenginleşen Batı dışı ülkelerde ortaya çıkmakta olan yeni ve modern insanın dünyasını, insanlığını araştırmalı ve ifade etmeli. Oysa devlet destekli büyük müzeler insanı değil, devleti temsil etmeyi hedefliyor. Bu, iyi ve masum bir hedef değil.
Düşüncelerimi bir sırayla ifade edeyim:
1. İmparator ya da kral saraylarının halka açılmasıyla şekillenen ve vazgeçilmez bir turistik ziyaretgâh ve milli bir simge halini alan Louvre, Hermitage gibi büyük milli müzeler, milletin hikâyesini (yani tarihi) bireyin hikâyesinden çok daha önemli kıldı. Oysa tek tek bireylerin hikâyesi, insanlığımızı bütün derinliği ile ortaya koymak için daha uygun.
2. Saraylardan milli müzelere geçiş ile, destanlardan romanlara geçiş arasında bir paralellik olduğunu görüyoruz. Evet, eski kralların kahramanlık hikâyeleri olan destanlar, onların yaşadığı saraylar gibidir. Ama milli müzeler romanlar gibi değiller.
3. Bir topluluğun, cemaatin, takımın, milletin, devletin, halkın, bir kuruluşun, şirketin, bir cinsin tarihini anlatmaya çalışan müzelerden bıktık, yorulduk. Tek tek bireylerin, sıradan hikâyelerinin bütün büyük toplulukların tarihinden daha zengin, daha insani ve çok daha mutluluk verici olacağını hepimiz biliyoruz.
4. Sorun Çin, Hint, Meksika, İran ya da Türk tarih ve kültürlerinin ne kadar zengin olduğunu anlatabilmek değil. (Elbette bu da yapılmalı, ama bu zor değil.) Zor olan, bu ülkelerde günümüzde yaşayan tek tek insanların hikâyesini aynı zenginlik, derinlik ve güç ile müzelerde anlatabilmek.
5. Bana göre müzeler, bir devleti, milleti, şirketi, belirli bir tarihi vs. iyi temsil edip edememeleriyle değil, tek tek bireylerin insanlığını ortaya çıkarıp çıkaramamalarıyla ölçülmeli.
6. Müzeler daha küçük, daha bireysel ve daha ucuz olmalı. Ancak böyle, tek tek insanların hikâyelerini ifade edebilirler. Büyük kapılı büyük müzelerde, insanlığımızı unutup devleti ve kalabalıkları hatırlamaya çağrılıyoruz. Bu yüzden Batı âlemi dışında milyonlarca insan müzelere gitmekten korkuyor.
7. Günümüz ve geleceğin müzelerinde sorun devleti temsil değil, insanı ortaya çıkarmaktır. Bu insanın yüzyıllardır acımasız baskılar altında olduğunu da unutmayalım.
8. Büyük anıtsal, sembolik müzelere giden para ve kaynaklar, tek tek insanların hikâyelerini anlatan küçük müzelere gitmeli. Bu kaynaklar, insanları kendi küçük evlerini ve hikâyelerini “müzeleştirmeye” teşvik edip onlara destek olmalı.
9. Eşyalar çevrelerinden, sokaklarından kopartılmadan kendi doğal evlerine hüner ve dikkatle yerleştirilirse, zaten kendi hikâyelerini anlatırlar.
10. Şehirlere, mahallelere hükmeden anıtsal binalar insanlığımızı ortaya çıkarmıyor, tam tersi onu eziyor. Daha insani olan; mahalleyi, sokakları, çevredeki evleri, dükkânları, her şeyi serginin bir parçası haline getirecek mütevazı müzeler hayal edebilmek!
11. Müzelerin geleceği evlerimizin içindedir.”

28 Mart 2011

Ekmek


1 hafta önce başlattığım ekşi maya, ekmek yapabilmek için nihayet hazır hale geldi. Keten bir beze sarıp buzdolabında sakladığım hamur, yaklaşık 18 saat sonra ekmeğe dönüşecek. Her gün havalandırdığım karışım, su ve buğday unundan oluşuyor. Hamuru için de yine buğday unu kullanılıyor. 
Ekmek yapımı ve ondan çok daha fazlası için bana ilham veren ise, Fikir Sahibi Damaklar'ın kurucusu ve besin aktivisti Defne Koryürek. Linki tıklayarak  kendisiyle tanışabilir, maya ve ekmek yapımını adım adım izleyebilirsiniz. Bu rehberliğin ardından gerekli olan, Koryürek'in de dediği gibi, zaman ve tecrübe... http://video.ntvmsnbc.com/sicak-ve-taze-26-haziran-2010.html

11 Mart 2011

Yedek Memleket

İlk anlamlı buluşma, geçen sene gerçekleşti. Daha öncesini hatırlamadığım için, 2010’u bir milat olarak kabul edebilirim. Tercihimi belgesellerden yana kullanıp, iki hafta içinde 2’si yurtdışından 13 belgesel izleyebilmiştim. Beyoğlu Sineması’ndaki Şok Doktrini ve Karalama teknik açıdan beni ne kadar zorladıysa, Pera’nın cep sinemasındaki konforlu koltuklarda eşlik ettiklerim, zihinsel olarak bir o kadar yıkıcıydı. Seçtiklerim arasında aklımda kalanlar da, hiç kuşkusuz, onların dert ettiklerinin ötesinde, kendi kişisel çağrışımlarımla örtüştüğü oranda öne çıktı. “Dersim’in Kayıp Kızları-İki Tutam Saç”ı izlerken salonu kaplayan ağır hüzne eşlik etmemek olanaksızdı; “kot taşlama işçilerinin sömürülen emek ve bedenlerinin ölümle noktalanan hikâyelerinin” anlatıldığı “Toz”u izlemeye ise cesaretim yoktu. Kara Şimşek ismini verdiği eşeğiyle Mardin’in dik yokuşlarında çöp işçiliği yapan Yusuf, kendiyle hayli mutlu görüntüsüyle, aklımdan hala çıkmayan bir adam.
Tüm bunları hatırlamama sebep olan ise, bu sene festival için yapılan eğlenceli bir uygulama. Şöyle diyor:
“Heyecanını bugüne kadar yaklaşık üç milyon izleyicisiyle paylaştı. Otuzuncu yılını da yine izleyicisiyle birlikte kutluyor. Bilet kuyruğundaki, film çıkışındaki, İstiklal Caddesi'nde koşan, yönetmenden imza alan izleyicisinin anılarını bilmek, görmek istiyor... Yıllar öncesinden bir bilet koçanıyla, üzeri işaretlenmiş çizelgesiyle, arkadaşına anlattığı anısıyla, bu film gibi otuz yılı sizden duymak istiyor...”
Ben de, http://www.filmgibi30yil.com/ isimli adrese yukarıdaki fotoğraf ile birlikte, benim için gerçekliği gündelik olanın sınırlarından kurtaran sinema için düşündüklerimi iliştirerek gönderdim:   
“Hafıza tetikleyicisi, kimlik koruma aracı. Koltuktan divana geçmek gibi... Kabuslar, fanteziler eşliğinde çıkılan zihinsel bir yolculuk, keşiflerle dolu bir FESTİVAL. Kaybetmek istemediğim ve çerçeveleyerek sakladığım içsel bir tarih.”
Slavoj Zizek’in, “Perdenin arkasında, çoktan onun ötesine geçmiş olan özneden başka bir şey yoktur,” ifadesini hatırlayarak ve başlığa, bu belgesellerden birinin ismini koyarak duyurmak istedim.

21 Şubat 2011

Kulak Önü

Bir önceki kaydın kaynağı "Aklımda Kalanlar" klasöründen Lale Altunel'e ait aşağıdaki işe, geçtiğimiz hafta yarım saat oturduğum bir bankta, kulağımın önünden geçen sesler eşlik ediyor. Kulağın kapağı yok. Duyma sınırları içindeki her türlü sesi duyuyor; bazen de duymamak için tıkaç bile yeterli olmuyor! 
TR - They Are Listening
  • Oh, son anda kurtulmuşum.
  • Onun renkleri falan var. O beyazını kullanıyor.
  • Bir tane de kot aldım. O da çok güzel.
  • O zaman bana bi cigara ver, git.
  • Ordan Reina’ya geçelim bu akşam.
  • Sinir oluyorum ya.
  • Sağol canım, hadi inşallah.
  • Limiti 335 olması gerek, bunda 730. Oha!
  • Güzel film oldu mu giderim, langur lungur gidemem.
  • Nerdesin?
  • O yapıyor, ben yapmıyorum.
  • Serviste misin yani?
  • Ne yapıyosun yaa? Geri geri yürüyorum.
  • Canımm, alıcam seni kucağıma şimdi.
  • Kızın boyu 1.70 falan var.
  • Bu sene Kemal sevgilisinden ayrıldı.
  • Esiyor çünkü, hasta olacaksın sonra.
  • Geldin 50 yaşına…
  • Amacın ne ki?
  • O kadar hızlı konuşuyor ki…
  • Kardeşim siz ne biçim gençsiniz yaaa.
  • Kavga etmek istemiyorum yani kesinlikle.
  • Hadi yürüyün manyak şeyler.
  • Onu sormuştu, demek ki başka bir şey soracak.

28 Ocak 2011

Haremdeki Gerillalar

Guerrilla Girls (Gerilla Kızlar); ırk, cinsiyet, iktidar gibi kavramları, kadının temsili ve mevcudiyeti açısından eleştiren bir sanatçı kolektifi. 1980’lerin ortalarından itibaren toplumsal eylemlerini ya da kişisel performanslarını, goril maskeleri takarak gerçekleştiriyorlar. Röportajlarında da, hayatta olmayan kadın sanatçıların isimlerini kullanarak, anonim kalmayı sürdürüyorlar. Bu “kimliksizleşme,” elbette daha kuvvetli bir dil ortaya koyabilmek için yapılmış, bilinçli bir tercih.
Ben de, kadının TARİH boyunca biçimlenen algısının izini sürebilmek için, son zamanların güncel dizisi “Muhteşem Yüzyıl” üzerinden Topkapı Sarayı’na SIZIYORUM. Dizinin ilk bölümünü özenle tarayarak çektiğim bu fotoğrafta, resmi olarak da devletle özdeşleşen erkek iktidarı karşısında dans eden kadınlara, birer goril maskesi giydirerek zihinlerdeki haremlere itiraz ediyorum!
Show TV'nin tarihi uyarlaması Muhteşem Yüzyıl dizisinde, padişah karşısında dans eden cariyeler

1 Ocak 2011

Tik Tak Tik Tak

Bu kez ne biten bir projeden ilham alıyorum ne de kendim yeni birini ortaya koyuyorum; sadece devam eden bir projeye destek veriyorum. Belki sizin de ilginizi çeker diye, ayrıntılarını paylaşıyorum. 
Özlem Sönmez Ertem - İstanbul/Türkiye
Craig D. Giffen, 2001 Şubat ayında bisikletle başladığı ve Temmuz 2003’te tamamladığı yaklaşık 23 bin km’lik Avustralya turundan önce kurduğu humanclock.com adlı internet sitesinde, insanları seçtikleri bir zaman dilimini fotoğraflamaya çağırır. Tüm yolculuk boyunca çektikleri ise geri döndüğünde projesine hız kazandırır. Dijital ve analog olarak kurguladığı saatler, bugün dünyanın her yerinden gönderilen yaklaşık 20 bin fotoğrafla çalışıyor. Bu fotoğraflar 1 dakika arayla değişiyor ve içinde olduğunuz zamanı, sizi başka bir ana götürerek hatırlatıyor.
Her ne kadar “1 dakikalık üne” vurgu yapılsa da, kimi fotoğraflar bunun çok ötesinde, insanın zamana dair algılarını sarsacak/dönüştürecek sıçramalar yapmaya imkân veriyor.
Ben de yukarıda gördüğünüz fotoğrafı, yaşadığımız bölgenin tek yeşil alanı olan evimizin önündeki parkta, meraklı bakışlar altında çektim ve gönderdim. Arkadaşlarıma ve bana ait kol saatlerini, atmosferdeki karbondioksit miktarının milyonda 350 parçacığa düşürülmesinin, zaman ilerledikçe artan aciliyetini vurgulamak için kullandım. Kol hareketiyle çalışan ya da pilini güneş enerjisiyle şarj eden saatlerin yer aldığı bu fotoğraf, kimbilir hangi gün, saat 3:50 pm'i göstermek için kullanılacak. 
Eğer siz de kendi zamanınızı durdurmak ya da yaratmak isterseniz, sitedeki birkaç hatırlatmayı aktarmalıyım:
  • Fotoğrafların içinde mutlaka seçtiğiniz saati belirten sayılar olmalı.
  • İç mekânlarda çekilen fotoğraflar bir süre sonra kendini tekrar ettiği için, bu dışarı çıkmak için de iyi bir sebep olabilir.
  • Çektiğiniz fotoğraflara saati sonradan eklemeyin!
  • Yüksek çözünürlükte fotoğraflar tercih edin, webcam’den sakının.
  • Seçtiğiniz bir sabah vaktini, akşam çektiğiniz karanlık bir fotoğrafla eşleştirmeyin.
Giffen'ın aynı sitede yer alan bir başka ilginç çalışması da, içinden zaman geçen 975 şarkının listesi… Birçoğu tanıdık. Ben bu listeden, sıklıkla dinlediğim ama daha önce saatine dikkat etmediğim “zamansız şarkımı” buldum: 
Genesis - I Know What I Like
"It's one o'clock and time for lunch,
When the sun beats down and I lie on the bench
I can always hear them talk"
Aklıma ilk gelen Türkçe şarkı da, en yeni Bülent Ortaçgil söz ve bestesi - Acıtır
"Saat çok geç belki gece üç
kimlerleyim kimlerleyim ben nerdeyim
öğrenmiş de inanmışız gibi acıtır
inanmış ve öğrenmemişiz gibi acıtır"
Belki siz de kendi şarkılarınızı seçer, bu yazıyı katkılarınızla zenginleştirirsiniz. 

27 Aralık 2010

Tanımadığımız İyi An'lar

Bu seneyi, bizi tanımadığımız insanlarla bir araya getiren anları hatırlayarak kapatıyoruz. Bir sonraki adımı, yani insanın kendini ve diğerini tüketen hallerini görmezden gelmeden ama iyi düşünmeye çalışarak. Nihayetinde “insanın başkalarına söyledikleri kendi duymak istedikleridir. Yazdıkları kendi okumak istedikleri; sevmesi, sevilmeyi istediği biçimdedir,”* gerçeğinden yola çıkarak... Çöp! kadın ve adamlarımıza iç ve dış dünyalarımızı yansıtarak.
Tıpkı bir öncekinde olduğu gibi, katılan herkese çok teşekkür ederim. Seneye görüşmek üzere... 
Sırasıyla Özgür, Esra ve Özlem
ÖZGÜR: Günlerden bir gün Lyon'dayız. Geceyi trende geçirmiş, şehri dolaşalım diye güne başlamıştık. Tren garından çıktık, dolanıyoruz ama kimse yok ortalarda. Sanki terk edilmiş bir şehir gibi. Bir yerlerden öğrendik ki, Fransa'nın kurtuluş günüymüş. Artık kimden kurtuldular bilmiyorum. Metro istasyonuna indik. Durum aynı, her yer boş. Bilet alalım dedik ama yanımızda bozuk para veya uygun kâğıt para yok. Makineler dışında bilet satışı da bulamadık. O sırada tren geldi. Biz hala tırmalarken turnikelerin diğer tarafından yanımıza biri yaklaştı. “Nereye gideceksiniz” dedi. Biz tabii şüpheyle geveledik bir şeyler. Adam bizi turnikelerden geçirip trene bindirdi. Kendi de sürücü bölmesine girdi! Meğer makinistmiş. İneceğimiz durakta tekrar yanımıza gelip bizi inmemiz için uyardı. Şaşkın düşünceler içinde trenin gidişini seyrettik.
ESRA: Arabamın aküsü bitmek üzereydi ve şansımı zorlayıp motorun çalışması için iyice yüklendim gaza. Bir çalışsa motor, tekrar kendini dolduracak akü. Neyse… Gece yarısını çoktan geçmiş bir saatte, arkadaşımla bira almaya gidelim, şansımızı deneyelim dedik. Kırk-elli metre gittim gitmedim, araba stop etti, yolu tıkadı. O saatte pek araba geçmez ama ben ve arkadaş güle eğlene geri itmeye çalışırken, ilk geçen araba durdu ve bir adam inip “İtelim” dedi. Biz arabayı yerinden bile kıpırdatamamıştık, birlikte ittiler evin tam önüne -ben şoför koltuğunda direksiyon kontrolü yapıyordum- Galiba sarhoştu adam.
ÖZLEM: Kediler tedirgin eder beni. Bir gün apartman kapısının önünde bir kedi. Ben içeri giremiyorum o da oradan ayrılmıyor. “Pist” gitmez, “kışt” hala orada. Karşılıklı bekleşiyoruz. Tam o sırada evin önünde bir araba. İçinde iki kadın. “Hah, komşularımızdan biri herhalde, o girerken ben de girebilirim içeri” diye düşünürken, yan koltukta oturan kadın arabadan indi ve yanıma gelerek: “Ben de korkarım kedilerden ama size yardım etmeye çalışayım” dedi. İkimiz birlikte kocaman! kediyi oradan kaldırmayı başardık.
Sırasıyla Nuvara, Erdem ve Talin
NUVARA: Güneşli bir sabah, valizimle beraber arabama bindim; keyfim yerinde zira o gün WISTA konferansı için Atina'ya uçuyorum. Tam köprünün üzerinden geçerken ağzıma attığım sakız dolguma yapışmasın mı? Kimi arayıp “Dolgum düştü” desem meşgul, araya alamıyor. Ağrım yok diye ciddiye de almıyorlar ama biliyorum birkaç saat sonra oyuk acıyla dolacak! Baktım olmayacak sokak sokak dişçi aramaya başladım. Gördüğüm ilk tabelaya koştum. “Randevum yok ama yola çıkacağım” dedim. Hemen gerekli temizliği yapıp orayı geçici bir şekilde doldurdu. Bıkmadan, şöyle bir ağrı olursa şu ilacı; yok geçmezse başka bir ilacı almamı söyledi. Tüm bunları o kadar sakin ve güler yüzle yaptı ki... Tabii ki bu yaptıklarının karşılığını vermek istedim ve borcumu sordum: "Aa ne borcu, sen yola çıkıyorsun bir de, hem bir şey yapmadım ki" dedi. Benimle ilgilenecek vakit bulduğu için zaten çok mutlu olmuşken, böylesini hiç beklemiyordum.
ERDEM: Fotoğraf çekmek için Gümüşyaka'ya gittim. Siteler arasında rastgele dolaşıp ilginç bir şeyler ararken, birden elimde makineyi gören bir beyefendi tedirgin yaklaştı. Niçin çekim yaptığımı sordu. Selanik göçmeni beyefendi, meğer yerlisiymiş oranın. Şeker bayramıydı; evine davet etti. “Yok gezmem lazım,” dediysem de, bahçesinde yarım saat konuştuk. Siyasetten, ekonomiden bahsetti. Eşiyle tanıştım, bana baklava ikram ettiler. Silivri ve Gümüşyaka’nın tarihini öğrendim. Çekim yapalım derken sokakta fark edilmemle, böyle hoş bir an kaldı geriye. Beyefendinin ismini unuttum ama kulakları çınlıyordur şimdi.
TALİN: Eski bir olay. Sene 1996'ydı sanırım ama daha dün olmuş gibi gözümün önünde. Üniversiteye gittiğim yıllar. Otobüs durağına yaklaşmışım, az bir mesafe kalmış, bir baktım bineceğim otobüs yanımdan geçiyor. Hemen koşmaya başladım. Tam otobüsü yakaladım galiba derken, birden kendimi yerde buldum. Ayaklarım kaldırımın dışında, dizlerim ve ellerimin üzerinde kaldırımdayım. Öylece kala kaldım yerde, nedense hareket edemedim. Sonra biri beni kavradı ve yerden kaldırdı; devrilen bir bibloyu kaldırırmış gibi. Ben öyle şaşkındım ki, teşekkür etmek bir yana, kimdi onu bile göremedim. Gizli kahraman...
Sırasıyla Kevork, Filiz ve Ebru
KEVORK: Açıköğretime 1994 yılında kaydımı yaptırmıştım. Bir yandan çalışıp bir yandan okurken derslere pek vakit ayıramıyordum; zaten sınıfta kala kala 7 senede tamamlayabildim. Amacım sadece diploma almak olduğundan, sınav esnasında etraftan gelecek en küçük bir yardıma çok sevinirdim. Sınavlardan birinde önümde oturan kız cevap anahtarını görebileceğim şekilde yan tarafa bıraktı. O zamanlar tek kitapçık kullanıldığından rahatlıkla eksiklerimi tamamlayabilmiştim. Sınavdan sonra "Gösterdiklerimi alabildin mi?" diye sorunca çok şaşırmıştım. 1-2 sene sonra yine bir sınavda, bu kez ben ricada bulunmuştum. Artık 4 gurup kitapçık kullanıldığından, cevap anahtarının yanında kitapçığa da işaretlemesi gerekiyordu. Böylece kitaptan soruyu okuyup bendeki ile eşleştirip doğru seçeneği işaretleyebiliyordum. Bu sınavdan da geçtim. İlginç olan her iki kızın da adı Meryem’di. Farklı zamanlarda farklı kişiler olarak karşıma cıkmışlar ve beni iki farklı sınavdan geçirmişlerdi. Onları bir daha görmedim.
FİLİZ: Küçükken, sanırım 3-4 yaşlarındayken, annem çalışmaya gittiğinde ağlayıp peşinden gitmişim. Koca İstanbul! Nasıl oluyorsa şans eseri biri beni yolda görüp tanımış; eve geri götürmüş. Çoğu zaman aklıma gelir, o olmasaydı nasıl bir hayatım olurdu diye. Başka şekilde de bulunurdum belki ama şu an var olan bana katkısı olduğu için o kişiye her zaman minnet borçluyum. Hayat çizgimden saparken, parmak uçlarıyla beni çizgime doğru itmiş gibi.
EBRU: Adı Ömer Aksu, sonradan öğrendim. Tek başıma karlı bir Ağva dönüşünde, yollar kapanmış ve Şile’de bir taksi durağına sığınmıştım. Ömer, taksi şoförü, yardım etmişti bütün duraktaki arkadaşlarıyla. Zincir takıp iki araba önlü arkalı İstanbul yoluna çıkarmaya çalıştı beni. Olmadı; kar feci, yol da kapalıydı. Duraklarına döndük, soba başında çay içtik ve bir pansiyon buldular bana. Yerleştim. Sonra korkup uyuyamadım. Aradım duraklarını, Ömeri... Çıktım, sabaha kadar iskambil oynadık. Ertesi gün İstanbul’a kadar iki araba ulaştırdılar beni. Hala Ömer’in ve diğerlerinin sesleri kulağımdadır: “Valla olmaz kardeş, İstanbul’a kadar bırakırız biz seni, insanlık öldü mü!” Ölmemiş insanlık. Sezen Aksu gelir aklıma Ömeri'i hatırlayınca hep. Çok dua ederim hala ona. Yıllar sonra haber almıştım; okumuş, beden eğitimi öğretmeni olmuş.


*Tezer Özlü

1 Aralık 2010

"Arka"mıza Baktık!

Onunla ilk defa, kuzenimin “Me, You and Everyone We Know isimli filmi alıyor ve izliyorsun” demesiyle tanıştım: Filmin yönetmeni, senaristi ve başrol oyuncusu, doğduğunda ona verilen ismiyle Miranda Jennifer Grossinger’dı. Soyadını, “kendini en üretken hissettiği ay temmuz olduğu için” (IMDB) July olarak değiştirecek kadar ilginç bir performans sanatçısı ve aynı zamanda bir öykü yazarı. Bu ilk uzun metrajlı filmiyle, 2005 yılında Sundance Film Festivali’nde jüri özel ödülü alan July, aynı yıl Cannes Film Festivali’nde de ödüllendirildi. 2007 yılında yayımlanan “No One Belongs Here More Than You” isimli kitabı, Frank O’Connor kısa öykü ödülü aldı. 2009 Venedik Bienali’nde yer alan işleri bu yaz boyunca New York’ta sergilendi. Tüm bunları anlatıyorum çünkü geçtiğimiz günlerde tesadüfen rastladığım bir videosunda şöyle diyordu: “Herkes ilk filminin ardından ikincisi için acele eder ama benim onun dışında her şey için acelem var.” Nitekim 5 yıl aradan sonra son filmi “Future” bitti ama henüz gösterime girmedi.
Tık Tık Tık...
Gelelim yukarıda, "Tık"ladığınızda daha ayrıntılı bir şekilde göreceğiniz fotoğrafların, Miranda July ile ilişkisine. Sözünü ettiğim videoda July, birazdan anlatacağım www.learningtoloveyoumore.com isimli internet sitesinden, bir takım görevler ışığında çekilen fotoğrafları gösteriyordu.  2002 yılında Harrell Fletcher ile birlikte kurdukları bu site, meğerse her ikisinin belirledikleri görevler doğrultusunda herkesin katılımına açık, interaktif bir projeymiş. 2009 yılında kapanana kadar, dünyanın pek çok ülkesinden 8 bine yakın katılımcı 70 görevi yerine getirmiş. Hatta Seattle’da Oliver ailesi 2007 eylül ayında mevcut 63 görevin hepsini tamamlamış. Her biri son derece kişisel deneyimler içeren bu görevler, bazen katılımcıların yataklarının altlarını fotoğraflamalarını, bazen ilk gençlik yıllarında duvarlarını süsleyen posterleri yeniden yapmalarını, el ele tutuşan yabancıların fotoğraflarını çekmeyi ya da bir bebek kıyafetinin (tulum/zıbın) yetişkin ölçülerinde yapılıp giyilmesini (katılımın en az olduğu görevlerden biri) içeriyor.
Ben en çok yavaş yavaş
diyorum kendime...
Ben de, son derece eğlenceli ve heyecan verici bu görevler içinden ikisini seçip, biraz değiştirip birleştirerek, yakın çevreme kendilerine "arkalarından bakmalarını” önerdim. “Arka” taraflarını çektikleri fotoğraflarına, kendilerine her zaman hatırlattıkları bir cümle, bir slogan düşünmelerini istedim. Yaratıcı ve özgür olabileceklerini de ekledim.
Haliyle ilk sorulardan biri “kendilerinin mi yoksa başkalarının mı bu fotoğrafı çekeceğiydi”. Her ikisini de tercih edenler oldu. Teknik problemler çözüldü; aynalarla konuşuldu, bazen fotoğraf makineleri yerine cep telefonları kullanıldı. Fonlar belirlendi; saçların kesilmesi beklendi. Herkes kendi kişisel hikâyesini yarattı; özel dünyasını paylaştı.
Amerika’dan, Ada’dan, Eskişehir’den… Evden, yeni işin yeni mekânından, Haliç’ten, sokaktan…
Eski dostlar, yeni arkadaşlar, kardeşler, kuzenler, çiftler, anneler, torunlar…
Hepimiz kendi sırtımızı sıvazladık, başımızı okşadık… Dilediğimiz, hatırlattığımız, eğlendiğimiz, aklımıza ilk gelen cümleleri, kelimeleri saçlarımızdan ya da omuzlarımızdan döktük. 
Katılan herkese çok teşekkür ederim...
Sırasıyla... Sıkıntı yok – Kendini düşün – Bakma, gör ve hisset – Hayata daha geniş açıdan bak – Gökyüzü kadar sevmeye devam etmek istiyorum, gökyüzü hep daha da büyüsün – Hayat zaten zor iş, başka iş istemem – Bırak gitsin – Her çıkışın bir inişi vardır – Bak bakalım her şey hayal ettiğin gibi mi? – Nevermind – Free Your Mind – Mecbur muyuz? – Kurtul – You should look your past to get experience – Durma… Devam – Rebirth – Kızımın gözünden – Hayat seni büyük bir hevesle bekliyorum – Hayat boyu el ele – Kadın olmak